Birileri yine işkembeden sallamış mı, bana mı öyle geldi?
Birileri yine işkembeden sallamış mı, bana mı öyle geldi?
Artık, fahişeye seks işçisi, sekretere asistan diyeceksiniz
Tüm dünyada güçlü bir politik doğruculuk rüzgârı esiyor, kelimeler değişiyor. Tabii Türkiye’de de. Bazı kelimeler “cızz” oldu, artık sekretere asistan, fahişeye seks işçisi deniyor. İş komedi dizilerine kadar düştü, muhallebici için “süt ürünleri yöneticisi” diyen bile var. İşte konu başlıklarına göre siyaseten doğruculuk sözlüğü.
ETKİN KÖKEN VE DİN
Çingene-Roman: “Çingene” kelimesine yüklenen kötü anlamlar, bu toplumu çok rahatsız ediyor ve hakaret içerir şekilde söylenmese bile çoğunda eziklik hissi yaratıyor. Bu yüzden hemen hepsi kendilerine daha önyargısız bir kelime olan “Roman” denmesi konusunda hemfikirler.
Zenci-siyahi: “Zenci” kelimesi Türkçede aşağılama ifade etmese de artık “siyahi” siyaseten daha doğru bir kelime. Ancak İngilizcede siyahi değil, doğrudan siyah (black) kelimesi kullanılıyor.
Yahudi-Musevi: TDK sözlüğüne göre Yahudi, Hz. Musa’nın dinine bağlı olan kimse, yani Musevi demek. Bu kelimeye yüklenen bazı aşağılayıcı göndermelere karşı çıkanlar “Musevi” kelimesini daha çok kullandı. Fakat son dönemlerde yeniden Yahudi kelimesi ağırlık kazanmaya başladı. Cemaat de Yahudi kelimesinin kullanılmasında sakınca görmüyor.
SAĞLIK DURUMU
Sakat-özürlü, engelli-özel insan: Bu en tartışmalı alanlardan biri. Acıma, hor görme anlamı verdiği düşünülen “sakat” kelimesinin yerini önce “özürlü” aldı. Sonra “özürlü” kelimesinin sözlük anlamının “defolu” olduğu anlaşılınca bunun yerine “engelli” kelimesi konuldu. Ancak bu kelime de engelli kitle içinde tatmin edici bulunmadı tekrar “sakat” kelimesine dönülmesini isteyenler var. Örneğin engelliler.biz platformu sitesi yazarı Nazmiye Güçlü “Sakatlara ‘engelli’ demek kadına ‘bayan’ demek gibi bir şey. Kibarlık olsun diye kadınlara ‘bayan’ diyenlerin cinsiyet ayrımı yapması gibi, sakatlara ‘engelli’ diyenler de ayrımcılık yapmış olur” diyor. Şu günlerde tartışılan bu anlamı verecek yeni kelimeler ise “engelli” yerine “kısıtlı insan” “özel ihtiyaçları olan insan” ya da “özel insan”. Fakat her ne söylenirse söylensin bu hassasiyet geçmeyecek gibi.
Şizofren-şizofreni hastası: “Şizofren” kelimesini bu hastalıkla uğraşan doktor ve hastalar ayrımcı buluyor. Sanki “şizofren” diye ayrı bir insan türü varmış gibi hissettiklerini söylüyorlar. Bunun yerine hastalık tanımının kullanılmasını istiyorlar.
Deli-psikiyatrik hasta: “Deli” kelimesi de birçok aşağılamaya ve hor görmeye sebep olduğu için bugün yerine daha bilimsel bir açıklama olan “psikiyatrik hasta” kelimesi tercih ediliyor.
Kör-görme engelli: Zamanla daha kibar bir tanım olan “görme engelli”ye geçildi.
Kötürüm-felçli: “Kötürüm” kelimesi içinde geçen “kötü” kelimesi terk edildi. Artık “felçli” kelimesinin kullanımı yaygın.
SOSYAL KONUM – AKRABALAR
Üvey anne-(yeni karşılığı yok): Üvey kelimesinden nefret edildiği halde henüz yerine bir şey icat edilmedi. “Cici anne” gibi daha sevimli bir tanım da denendi ama bu da pek tutmadı.
Kimsesiz çocuk-korunmaya muhtaç çocuk: Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme kurumu “kimsesiz çocuk” sözünü sevmiyor. Onlara zaten sahip çıktıkları için artık “korunmaya muhtaç” kelimesini kullanıyorlar. Fakat kurum, çocukları koruma altına aldığına göre bu tanım da biraz anlamsızlaşıyor mu, bu da tartışmaya açık.
Dul-boşanmış: “Dul” kelimesi yasal tanım ve günlük kullanım olarak eşi ölenler için hâlâ kullanılıyor. Ama boşananlar için artık “boşanmış” sözü var. Nüfusta bile böyle geçiyor.
Kaynana-kayınvalide: “Kaynana dili”, “kaynanalık etmek” gibi olumsuz kalıplardan dolayı yıllar içinde “kayınvalide” demek özellikle kaynanalar tarafından daha bir kabul gördü.
MESLEKLER
Kapıcı – Apartman görevlisi
Şoför – Ulaştırma görevlisi
Sekreter – Asistan, yönetici asistanı
Berber – Saç tasarımcısı
Bekçi – Güvenlik görevlisi
Personel müdürü – İnsan kaynakları müdürü
Temizlikçi şefi – Housekeeper
Dişçi – Diş hekimi
Fotoğrafçı – Fotoğraf sanatçısı
Gardiyan – İnfaz koruma memuru
Bilim adamı – Bilim insanı
Tezgâhtar – Satış elemanı-Müşteri temsilcisi
Veznedar – Gişe görevlisi
Garson – Servis elemanı
VE DİĞERLERİ
Kampus-yerleşke: Bu daha çok bir Türkçeleştirme denemesi. Özellikle üniversitelerde “yerleşke” kelimesini “yerleştirme” denemeleri var. Ama toplumda henüz çok da kabul görmedi.
Tuvalet-lavabo: Daha kibar olmak adına mı bilinmez, tuvalete gitmek yerine “lavaboya gitmek” moda.
Meme kanseri-göğüs kanseri: Bu bariz bir yanlış kullanım örneği. Meme kelimesi biraz müstehcen ya da kaba bulunduğundan olabilir, “göğüs kanseri” deniyor.
Kadın-bayan: Güya daha kibar olmak adına; aynı zamanda kız ve kadın ayrımını kapatmak için kullanılıyor. Erkeklere hiç “bay” denmezken “bayan” kelimesi pek kullanılır oldu.
Fahişe-hayat kadını-seks işçisi: “Seks işçisi” bir mesleği tanımlıyor, diğerleri ise aşağılamak için kullanılıyor. Bazı vakıf ve çalışanları “seks işçisi” lafını kullanmak istiyor. Yurtdışında da aynı anlamdaki “seks worker” kelimesi yaygın. Resmi kurumlar ise “seks çalışanı” kelimesini kabul etmeye başlamış.
Hizmetçi, temizlikçi-yardımcı: “Hizmetçi” kelimesini duydukça aklımıza; zengin kız, fakir oğlanlı Türk filmlerindeki malikâneler ve orada hizmetçilerin hor görülmesi geliyor galiba. Bunun yerine ev hizmeti yapanlara artık “yardımcı” demek de yaygınlaşıyor.
***
Hemen, ben de aklıma geliveren;
Otobüs: Oturgaçlı götürgeç
ekleyip,
TDK’nın değiştirdiklerini de ilave edeyim.
[Ayrıyeten ilave kabul edilir:]
terörist “yıldırıcı”,
idealist “ülkücü”,
Afiş “ası”,
ajanda “andaç”,
aktivite “etkinlik”,
aktüel “güncel”,
amblem “belirtke”,
ambulans “cankurtaran”,
amortisman “yıpranma payı”,
anarşi “kargaşa”,
arşiv “belgelik”,
atölye “işlik”,
türbülans “burgaç”,
badminton “tüytop”,
baypas “köprüleme“,
otizm “içeyöneliklik”,
ipotek “tutu”,
fuel oil “yağ yakıt”,
garanti “güvence”,
depozito “güvence akçesi”,
fitness “sağlıklı yaşam”,
finanse “akçalanmış”,
first lady “başbayan”,
CD “yoğun disk”,
basketbol “sepet topu”,
voleybol “uçan top”,
avans “öndelik”,
banknot “kâğıt para”,
asparagas “uydurma”,
aspiratör “emmeç”,
fabrika “üretimevi”,
zapping “geçgeç”,
etik “töre bilimi”.
Bunu da mutlaka dinleyin:)
Επή-βιριβι-αν τζ-ει-βιριβι-παν
της βιριβι-ς πελλής
πως έ-βερεβε-ν να πά-βαραβά-ω
πέ-βερεβε-ρα
μα-βαρα-βρομα-βαρα-τα μου.
Τριαλάλα-λα-λα……..
Τζια εμά-βαραβα-εψε βερεβε-ν
την θά-βαραβα-λασσαν
τζε ασή-βιριβι-κωσέ βερεβε-ν
αέ-βερεβε-ραν
μα-βαρα-βρομα-βαρα-τα μου.
Τριαλάλα-λα-λα…….
MUHAJJABABES
Yenişafak Gazetesi’nde Ayşe Böhürler yazmış.
Muhajjababes
Beyrut’a bu gidişimde en çok dikkatimi çeken bir başka şey de, kırmızı, parlak taytlı, mini etekli giysileri ile başörtülü kadınlar oldu. Başörtülerinden süsü ve gülü eksik etmeyen bu kadınlar, vücutlarını örtmeyi değil renkli ve parlak giysilerle sarmayı tercih etmişler. Bu tür örtünme biçimine de verilen ismi de orada öğrendim. MUHAJJABABES. Hem örtülü, hem süslü, hem trend… Kısaca örtülü ikoncanlar konusunda bir site olduğu gibi yazılmış bir kitap bile bulduk. Bu bir sentez mi, deformasyon mu, arayış mı nedir ? Net tanımlayamadığım bu görünüm yorumlanmaya muhtaç.
Yazısının işte bu bölümünü okuduktan sonra, Google’da ‘görsel’ arama yaptığımda, bizde de tek tük oluşmaya başladığını farkettiğim ve daha önce burada link verdiğim, islami moda siteleri çıktı karşıma..
http://images.google.com/images?hl=tr&num=100&q=muhajjababes&lr=&um=1&ie=UTF-8&sa=N&tab=wi
Ayşe Hanım da yadırgamış olacak ki gördüklerini,
Bu bir sentez mi, deformasyon mu, arayış mı nedir ? Net tanımlayamadığım bu görünüm yorumlanmaya muhtaç.
diyor.
Yorum yapmak bana düşmez ama, açıkçası ben hem yadırgıyorum hem de bir kadın olarak tüm bunları doğal buluyorum..
Gelenek böyle değildi, Ayşe Böhürler yaşındaki hanımların örtündükleri dönemde, bele kadar uzanan büyük eşarplar ve topuğa kadar inen kesimi bol ve özensiz pardesüler vardı.
Hatta başörtülüler bu pardesülere mecburdular bile diyebiliriz, çünkü alternatif giysiler yoktu piyasada.
Sonra kadınının fıtratında bulunan, güzel görünme ve beğenilme duygusu, eninde sonunda galip gelerek, bu şekilci kısıtı aşmayı başardı.
Kapitalist sistem, piyasada varolan bu boşluğu ve ihtiyacı farkederek talebe cevap verecek, dolayısıyle her zevke hitap edecek farklı farklı model ve renklerde tesettür kıyafetler tasarlayınca, hemencecik kabul görmesinin nedeni de işte bu bekleyişin göstergesiydi.
[Nitekim, Ayşe Hanım'ın kendisi de, bir zamanlar iç kıyafet olarak adlandırılabilecek etek ceket tarzı kıyafetler tercih etmekte..]
Özellikle genç ve okuyan kesimin, çalışma hayatına da atılmasıyla birlikte, ayağına dolanmayacak türden kıyafetleri tercih etmeleriyle birlikte, bu konuda doğal bir evrim yaşandı denilebilir.
Emine Erdoğan, Hayrunnisa Gül ve Zeynep Babacan[kendisi havaalanında makyajını tazelerken görüntülenmişti] gibi başörtülü hanımlar da, bu konuda rol model oldular, öncülük ettiler dersek abartı olmaz sanırım.
Ve ilerleyen yıllarla birlikte, çarşıda pazarda, kırmızı rujlu, body bluzlu, streç taytlı, hatta kısa kol tişörtlü[ben gördüm] fakat saçları kapalı hanımlar görmek de mümkün hale geldi.
Dünya üzerindeki insan sayısı kadar ayrı zevk ve tercih olduğu gerçeğini hesaba katarsak, örtünme tarzının da çeşit çeşit olması, insan fıtratının tek tipleşmeye her zaman karşı duracağının ve gazoz şişeleri gibi yanyana dizilmeyeceklerinin göstergesi.
İster sentez, ister deformasyon isterse de arayış diyelim, bir kısım kadının, bu kadar marjinal tercihleri olmasına karşın, halen daha saçlarını kapalı tutmalarının bence tek nedeni, öyle tahmin ediyorum ki, karşı koyamayacakları tek otorite olan ‘Allah’ın emri’ olduğuna inanmış olmaları.
Son beş yüzyıldır giderek daha da hakim olan medeniyet, “ben” diyen ve “benim” olsun uğruna önüne çıkan her engeli “savaş” ve elbette “ölüm”leri göze alacak kadar “açgözlü” bir medeniyet. Biliyoruz. Biliyorsunuz.
Baharat ve zenginlik peşinde Amerika’yi keşfeden, şeker tarlalarında çalıştırmak üzere Afrika’dan köle ticaretine girişen, buradan yarattığı ekonomiyle sanayii devrimini gerçekleştiren, ekonomisini düzeltmek için Batı Afrika elmas ocaklarına göz diken ve bu uğurda kabile savaşlarını kendi kazanımları uğruna ateşleyen, atom çekirdeğini parçalamaya vakıf bir bilimi atom bombası kadar kalleş bir teknolojiye çeviren, bizim topraklarımızda ve hemen burnumuzun dibindeki coğrafyada petrol uğruna gene aynı ağır bilançoyu yaratan… hep aynı medeniyet. Ülkesi yok. Vatandaşı yok. Ancak, tanıyorsunuz.
Ve malesef, son beşyüzyıldır, biz, insanoğlu, bu medeniyete karşı farklı bir usul, farklı bir kavrayış geliştiremedik.
Dedigim gibi, “zenginlik” öyle bir sıfat ki, karşısında ne “can” durabiliyor, ne de “vicdan.” Kimseye hiçbirşeyin yetmediği bir dünyada “yeterli” kelimesinin de bir manası yok, artık.
Herkes her daim daha iyisini, daha yenisini, daha başkasını istiyor. İstiyor ve tüketiyor.
Modalar, trendler, stil ikonlari her mevsim yeni bir ayakkabı, yeni kesim bir ceket ve bir ceket daha ve farklı yaka bir gömlek ve bir tane daha ve bir tane daha.. almaya teşvik ediyorlar bizi ve biz “bile bile lades,” kapılıveriyoruz bu rüzgara ve evet, ihtiyacımızın çok ötesinde tüketiyoruz. Cep telefonu elimizde bir yıldan fazla durmuyor, yenileyiveriyoruz. Arabamız üç yıllık olduğunda, utanıyoruz. Yenisini alma arzusu bizi içten içe yemeye başlıyor. Tüketmeye doyamıyoruz.
Gıdada farklı mı?
Kaptırdık, kendimizi, artik gıdayı da kılık kıyafet alırken girdigimize benzer mağazalardan alıyoruz: süpermarketler!
Raf raf, koridor ardına koridor, dopdolu ve geç saatlere kadar açık bu mağazalara bir ekmek için girip iki kek, bir cips, biraz cola, az biraz da barsak düzenleyici yoğurt alıp çıkmak işten değil! Diyorum ya, “yeterli” kelimesinin manası kalmadı. Tüketimimiz ihtiyaç ve yeterlilik üzerinden işlemiyor artık. Market raflarındaki bir koridor, ardından bir koridor daha devam eden bereket, ne kadar yapay bir bereket, size anlatmayacağım. Annelerimizin mutfağında hiç görmediğimiz mısır şekeri ve soya lesitini ne kadar çok market ürününde mevcut, size anlatmayacağım. Ama üzerinde “ucuz” yazan tshirt’un neden ucuz olduğunu sorgulamayı bıraktığımızdan bu yana ekmek de “su, tuz ve un”dan oluşmuyor artık! Ve, örneğin, bugün Istanbul’da üretilen 12 milyon ekmeğin 2 milyona yakın bir kısmı, çöpe atılıyor! Aç mıyız? Tok mu, yoksa? Çözmek mümkün mü?
Bu karanlık çağda, “ben!” diyen bir medeniyetin karşısında, “üretici” ve “tüketici” olarak aynı yerde olduğumuzu idrak etmemiz gerekiyor. “Ben!” diyen bu medeniyet “biz”den geçiniyor ve şekerden bu yana belki de ilk kez “gıda” “biz”i sömürmenin en bereketli yolu.
Lafı çok uzatmak istemiyorum, neticede aranızda olamadım bu toplantıda ve sözlerim yazılı olarak ulaşacak sizlere. Ancak altını çizmek istiyorum: ucuz bir tshirt’un arkasındaki her türlü teknoloji, her türlü ticari manipülasyon ve tüm göz yaşı, marketlerin raflarını süsleyen gıda için de geçerli. Alternatifini yaratmakta tembel davrandığımız medeniyetin öldürücü mükemmeliyeti de burada saklı: ister araba yedek parçası, ister petrol kuyusu ve ister denizlerdeki somon balığı… aynı usul ve uslup içerisinde “garantili” kazandırıyor. Satılacak mala uygun mağazayı planlıyor bu medeniyetin üyeleri ve o malı anımsatan ürünlerle doldurup kapılarını biz aç tüketiciye açıveriyorlar.
Gülmeyin, o kadar basit mi, diye.
Anneannemin dikiş makinası hala çalışıyor, kayınvaldemin elektirikli süpürgesi de. Ama benim her yıl yeni bir süpürge almam gerekiyor ve ütüm sürekli bozuluyor! Sizce benim süpürgemle, kayınvaldemin süpürgesi aynı mı? Aralarindaki 30 yıl yaş farkına rağmen, calışmayan benimki olduğunda, ben biliyorum. Benim süpürgem “mış gibi yapan” bir süpürge.
Sadece süpürgede mi, geçerli bu durum? Hayır! Elbette, hayır!
Peki kayınpederimin Tekel bahçesinde içtiği bira ile dün gece kocama ikram için sordukları bira, aynı bira mı? Arpa, su ve şerbetçiotundan oluşan biranın etiketine son zamanlarda hiç baktınız mı? Ya annemin burnunda hala kokusu kalmış francala ekmeği ile bugun fırınlarda üretilen ekmek, aynı mı? Domates, biber, patlican… Mevsim dışı yediğimiz her lezzet, çocukluğumuzda ancak mevsiminde yiyebildiğimiz lezzetlerle bir mi?
Artık gerçek olanı almıyoruz dostlarım, “mış gibi yapan”ın satıldığı mağazalardan alış veriş yapalı beri, gerçek olanı almıyoruz.
Ama bolca tüketiyoruz.
Ve dünya “mış gibi” olanı üreterek, “sürekli bir tüketim”e endekslenmiş koşuyor. Nereye? Nereye kadar..?
Zenginlik tuhaf bir sıfat, artık. Yoksulluksa can acıtacak kadar önemsiz.
Bir sezonda alabileceğiniz tshirt gene de sayılı. Süpürge, ütü, buzdolabı, telefon ve araba.. keza. Haliyle en çok da gıdada “mış gibi” yapan, kazandırıyor. Her gün onlarca “mış gibi” yapan gıda satın alıyoruz. Aç mıyız, tok mu, karışık! Zenginlik mi bu, yoksa alabildiğine yoksullaşıyor muyuz, irdeleyen yok.
Günde kac kutu kola içiyorsunuz?
Kac ciklet çiğniyorsunuz?
Kaç parca kurabiye yediniz o paketten?
Kaç bardak süt içiyor oğlunuz?
Bir ayda kaç kez tavuk yiyorsunuz?
Çikolatayı %80 kakao seçerek daha iyisini yediğinizi sandınız, di mi?
Dondurma sever misiniz?
Peki ya balik? Levrek var mesela. Denizden geleni 45 lira. Çiflik de var ama. 20′ye. Sağlıklı, di mi? Balık ne de olsa…
Sevgili dostlarım,
bir kez daha af diliyorum, sizlerden. Sağlık meselesi olunca akan sular da durur ve ben çok istediğim halde çocukluğumun Karaburun’una bir de bu yaşımın gözüyle bakabilmeyi; sizlerle “tek yönlü” bir bildiriyi değil “çok yönlü” bir diyaloğun keyfini paylaşabilmeyi.. ancak, bu kez olmadı. Satırlarımı size nakleden dostumu yormadan, sizleri gerçek bir sunumla değil de yollanmış bir metinle bezdirmeden daha da.. özetlemek istiyorum: market raflarından aldığınız her ürünü okuyun. İçeriğinde mısır ya da soya olan herşeyden, endüstriyel kolaycılığa kaçan her üretimden uzak durun. Günün en moda tshirt’ünün ucuz oluşunun arkasında genetiği değiştirilmiş pamuğa köle edilmiş Hint köylüsü olabilir. Çiğnediğiniz cikletin içinde genetiği değiştirilmiş mısıra köle edilmiş Amerikan çifçisi olabilir. Yediğiniz levrek balıkçılığı perişan eden, denizlerimizin dengesini bozan bir çiflikten geliyor olabilir. Bu balıkçı, yarın, siz olabilirsiniz. Biliyorsunuz.
Bugün üretici de aynı kefede, tüketici de. “Benim!” diyen bu medeniyet, “biz”lerin üzerinden kazanıyor. Elele verme, aradan “benim!” diyeni kaldırma zamanı. Yapabilecek miyiz? Yapabilir miyiz? Göreceğiz.
Kanaatimce insan türünün devamı üretim ile tüketimin/üretici ile tüketicinin dengesinden geçiyor. Göreceğiz.
Her ne kadar aranızda olsaydım anlatmak ve konuşmak istediklerime ucundan bile dokunamadıysam da son bir sözüm var: Zanaatinize tutunun. Toprağınıza sarılın. Tohumunuzu kollayın. Gerçek olanı satın alın. “Yeterli” kelimesini ve “ihtiyaç”i hergün düşünün, değerlendirin. “Açgözlülük” korkutsun bizleri. “Zenginlik”i sahiden de başka yerlerde arayalım. Denizlerimizde, örneğin. Bitki çeşitliliğimizde. Kültürel berekette.
Sağlıcakla kalın..
- Defne KORYÜREK
15 Ağustos 2009 Karaburun Festivali’ne sunum

Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz
Kişi bile söz demini, Demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini, Sekiz cennet ede bir söz
Yunus şimdi söz yatından, söyle sözü gayetinden
Pek sakın o sah katından, Seni ırak ede bir söz
Yunus Emre
***
Evet, Aydın Doğan aynen Yunus’un dizelerindeki gibi, gazetelerinde yazan çizenlerin, iktidara yönelik sarfettiği ‘SÖZ’lerin bedelini ödüyor bir nevi.
Derviş, “Söz ola kestire başı” derken, tam da Erdoğan iktidarı tarafından açık açık “Tiz kellesi vurula!” denmese de, ona eşdeğer verilen para cezasıyla, bir anlamda Aydın Doğan’ı bitirme noktasına getirmiş olması; başta Hürriyet olmak üzere, sahip olduğu yazılı yada görsel tüm medya organlarında köşe başlarını tutmuş yazar- çizer takımının ‘muhalif sözlerinin’ bedelini ödemek zorunda kalmasını tarif etmiyor mu?
Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil, Ahmet Hakan, Özdemir İnce gibi muhalif yazarı olan kaç gazete var meydanda?[Cumhuriyet'i saymazsak]
Emin Çölaşan, Kovulduk Ey Halkım diyerek yaşadıklarını kitabında anlattı, sonra gitti Ergenekon Medyası denilen, lanetli(!) Ulusal Tv gibi yerlerde sesini duyurmaya gayret etti. Habertürk Gazetesinde yazacağı söylentileriyle nabız yoklaması yapıldı, fakat bu kadar sivri dilli muhalif birine köşe vermeye Ciner de cesaret edememiş olmalı ki, kendisi şu an hiçbir yerde yazıyor değil.
Bekir Coşkun, tarihe geçecek ayıplar etti. AKP’ye oy verenleri tanımlarken kullandığı “Göbeğini kaşıyan adam” lafı literatüre geçti. Mine Kırıkkanat’ın daha önce yaptığı gibi, iktidar yerine onlara destek veren halkı aşağılayıp, demokrasi kültürüne yakışmayacak şekilde hakarete varacak sözler sarfetti.
Huylu huyundan vazgeçmedi. Genel Yayın Yönetmeni umreye gidecek kadar önlem alırken, o eleştirmeye devam etti.
Ve nihayet istifa etti.
İstifası da ne hikmetse ceza haberiyle aynı zamana denk geldi.
Bekir Coşkun’u sevmem, ama şu dediklerini de kaale almamam mümkün değil:
Gerçek tasfiye listesi geçtiğimiz günlerde yapıldı ve iktidar tarafından Aydın Doğan’a gönderildi. ‘Bunlar bizi haksız yere eleştiriyorlar’ diye. Bir siyasi iktidar patrona niye liste gönderir? Bu bilgi kesinlikle doğru. Baştan ‘Böyle bir rezillik olamaz’ dedim ama birinci ağızdan doğrulattım. Bu kadarını açıklayabilirim. Liste bütün Doğan grubunu kapsıyor. Muhalif yazarların listesi yapılmış. İşte biri yüzde 85 eleştiriyor, diğeri yüzde 60 gibi…
Benim blogumun tepesinde;
MUHALEFETİN OLMADIĞI YERDE DEMOKRASİDEN SÖZEDİLEMEZ yazıyor..
Eğer Coşkun’un dedikleri doğruysa, biz ülke olarak hangi türden demokrasiye doğru gidiyoruz?
Lafta Erdoğan hükümeti, Liberal Demokrat ve Özal’ın yarım bırakıp yapamadıklarını tamamlayacaklar.
İyi güzel de, bunu, muhalif sesleri keserek, kendilerine ‘söz’ söyleyenlerin ‘kellesini vurdurarak’ mı yapacaklar?
Eğer öyleyse sonumuz pek hayır görünmüyor demektir!
Aydın Doğan medyası bitirilsin, meydan, Taraf Gazetesine, Zaman, Sabah, Star’lara, ve hergün, istisnasız yıkama yağlama yapan, Dumanlı’lara, Aköz’lere, Barlas’lara kalsın, öyle mi?
Ya da Aydın Bey, gazetelerindeki muhaliflerin tümünü kovsun ve yerine, Fehmi Koru’yu filan getirsin, he mi?
Beğensek de beğenmesek de, gerçek demokrasilerde herkesin fikirlerini özgürce söyleyebilmeleri ve dilediklerince muhalafet yapabilmeleri gerekmez mi?
Osmanlı’yı sevmek başka, mutlakiyet, padişahlık sistemine dönüşmek başka!
Açıkçası; Hükümet, bizim gibi Doğan Medyası’ndan hiç de hazzetmediği halde bu cezayı içine sindiremeyenlerin yüreğini, ancak bu türlü cezaları hakeden ‘yandaşlarına’ da verdiği zaman AK’lanacaktır, diğer türlü artık iddia ettiği gibi hiç de AK filan değil, aksine yeterince kirlenmiştir, şüphe altındadır!
bknz:
İlgili Haber
Bir şehir nasıl yaşanır?
Bunu tabii ki, edebiyatçı üstâdlar yazmalılar, bana düşmez.
Vapuru toplu taşıma aracı olarak görüp, işine yetişmek için her sabah mecburen binen bir adamla; rüzgara rağmen dışarısında oturup, denize karşı salep yada çay-simit keyfi yapıp, manzarayı da milim milim yudumlayan bir edebiyatçının, andan aldığı haz ve keyif, eminim farklı farklı boyutlardadır.
Sorsak; biri “Amaan be kardeşim, sabah-akşam, sıkış tıkış binip geçiyoruz işte karşıya” diyebilecekken; diğeri üzerine şiirler, kitaplar yazabilecek kadar özüne çekmiştir şehrinin vapurunu..
Bebek’te oturanın ayrı, Çarşamba’da oturanın ayrı; herkesin kendine göre çizdiği bir şehri var;
İçinde yaşadığı, bir o kadar da içinde yaşattığı..
Belki de bu yüzden, Anadolu’nun küçük bir yerine devlet tarafından tayin olmuş memurla, oraya üniversite okumaya gitmiş birine aynı şehri sorsak, birbirinden fersah fersah uzak tasvirler duyabilme ihtimalimiz hep olacaktır.
***
İşte Cnbc-e Dergisi, yukarıda gevelediğim bu yaşanabilir şehir meselesi bağlamında, ‘Yaşanabilir On İl’ adı altında bir araştırmanın sonuçlarını yayınladı.
Dergi bu yıl, geçen yıldan farklı olarak, belirlenmiş yaşanabilirlik kriterleri listesindeki ‘altı ana kriteri’
[Eğitim, sağlık, ekonomi, kent hayatı, güvenlik ve kültür-sanat.]
değiştirmeden, sadece ‘alt kriterleri’ biraz daha genişleterek, toplam 34 kritere ve 2008 TÜİK verilerine göre ülkemizin tüm illerini tek tek masaya yatırmış.
Genişletilmiş alt kriterlerini de şöyle izah etmişler:
Geçen yıl kullandığımız illere göre GSYİH parametresini bu yıl çıkardık. Çünkü TÜİK bu veriyi en son 2001 yılında yayınlamıştı. Bunun yerine 2008 yılına ait kişi başına banka mevduatı ve kişi başına ödenen vergi gibi iki yeni kriter ekledik. Emniyet Genel Müdürlüğü ayrıntılı suç istatistiklerini en son 2004 yılında yayınlamıştı. Bu veriyi de çıkarıp yerine cezaevine giren hükümlü sayısını kullandık. Ayrıca bir gelişmişlik göstergesi olduğunu düşündüğümüz kişi başına hane elektriği tüketimi, havayolu kullanımı ve alışveriş merkezlerinin nüfusa oranı gibi veriler ekledik. Bununla birlikte uluslararası araştırma şirketi Deloitte’un 2009 başında yayımladığı Türkiye rekabet endeksi araştırmasından fiziki altyapı ve yaratıcı sermaye ile ilgili ölçümlemelerini kullandık. Ekonomi ana parametresindeki kriterleri çeşitlendirdikçe metropoller geçen yıla oranla daha yüksek ekonomi puanı alarak basamak atladılar.
Ve bu kriterlere göre yapılan değerlendirmelerden sonra ortaya çıkan liste geçen yılla kıyaslandığında, oldukça ilginç bir tablo ortaya koymuş.
Örneğin, beni en çok şaşırtan, Temmuz ayında gittiğim ve hiç beğenmediğim Ankara’nın ilk sıraya yerleşip, ülkenin en yaşanabilir ili seçilmiş olması!
Yine bir başka ilginç sonuç İstanbul için de sözkonusu. Geçen yıl 28. sırada bulunan megakent, bu yıl 3. sıraya yükselmiş.
Bu yükselmeyi de;
Araştırma sonuçlarına göz atıldığında akla ilk gelen soru, geçen sene 28’incilikte kalan İstanbul’un bu sene üçüncülüğe kadar nasıl yükseldiği. Aslında açıklaması çok basit. Kullanılan yeni parametrelerin tamamında çok iyi performans gösteriyor megakent. Ekonomiden başlarsak… İstanbul fiziki altyapı konusunda birinci sırada. Yaratıcı sermaye ölçümünde Ankara’nın, kişi başına hane elektriği tüketiminde ise İzmir’in ardından ikinci sırada. Bir başka yeni kriter olan banka mevduatında ise Türkiye’deki toplam mevduatın yüzde 45.6’sını elinde bulunduran kent, kişi başına mevduatta da ikinci sırada. Kısaca yeni kriterlerin etkisiyle geçen yıl 10 olan İstanbul’un ekonomi puanı bu yıl 15’e yükseldi. Üniversite mezun sayısının yetişkin nüfus içindeki payı ve okur yazar oranı gibi yeni kriterler ve kentin eğitimdeki iyileşen verilerinin etkisiyle eğitim puanı da 7.3 ten 14’e çıktı. 2007 yılına ait suç istatistiki kentin güvenlik puanını bir puan artırırken kent hayatı parametresi de 1.3 puan düşürdü. Sonuç olarak toplamda 38.6 olan puanını 51.4’e çıkaran megakent böylece 25 basamak birden atlamayı başardı.
şeklinde izah etmişler..Ayrıca, adını görünce şaşıracağımız ve hiç ummayacağımız iller de yaşanabilirlik sıralamasında ilk ona yerleşivermişler.
Neyse;
Derginin listesi tam olarak şöyle:
Türkiye’nin 10 İdeal Kenti
ANKARA:
Başkent ekonomi, sağlık ve eğitim altyapısı en gelişmiş il. Sanatla ilgili aktivitelerde ikinci sırada. Ekonomik olarak güçlü, araç yoğunluğu İstanbul’dan daha yüksek. Kişi başına düşen kamu yatırımında İstanbul ile başabaş, mevduatta İstanbul’un önünde. Hava kalitesi orta düzeyde, trafiği İstanbul’dan kötü durumda. Suç oranı çok yüksek değil.
Bunda Melih Gökçek’in payı var mıdır bilmiyorum, ama eğer bu sonuçları okuduysa bir 20 yıl daha koltuk hesabı yapıyor olabilir diye tahmin ediyorum ben..
ESKİŞEHİR: Okur-yazar oranı en yüksek üçüncü il olan Eskişehir’de en dikkat çekici olan sanata ilgi. Şehir, sinema izleyici sıralamasında beşinci sırada ve kentte yeni sinema ve tiyatro sahnelerine ihtiyaç var. Zengin bir kent, suç ve trafik dışında tüm verileri iyi görünüyor. Belediyecilikte son beş yılda önemli adımlar atan kent, iki basamak yükselerek ikinci sıraya yerleşti.
Eskişehir her bakımdan bu sıfatı hakediyor. Yolunuz düşerse bana hak vereceğinizi sanıyorum. Hele hele çevre komşuları olan, Kütahya, Bilecik, Afyon’la filan kıyaslarsanız, çöl ortasında vahaya düşmüş hissine kapılabilirsiniz.
Yılmaz Büyükerşen mucizeler yaratmış orada.
İSTANBUL: Türkiye’nin en pahalı kenti ve ülkedeki toplam banka mevduatının yüzde 45.6’sına sahip. Suç oranı sanıldığı gibi yüksek değil. Hava kalitesi açısından ilk 10 şehir arasında ve üç yetişkinden biri araç sahibi. İşsizlik, Ankara ve İzmir’e göre daha az.
Sanırım artık utanmadan kendisini ‘Sevgilim İstanbul’ diye takdim edebilirim:) Hem yaşça büyüklerden, hem de uzun zamandır görmeyenlerin dilinden işittiğime göre, İstanbul her bakımdan en güzel çağını yaşıyor diyebilirmişiz.
ANTALYA: Türkiye’de nüfusa oranla en çok araç Antalya’da. İki yetişkinden birine otomobil düşüyor, buna rağmen trafiği kötü değil. Turizmin gözdesi, ekonomik parametrelere göre gayet iyi sırada ancak kişi başına vergide ilk 10’da yok. Hava kalitesi en yüksek ikinci il. Opera ve baleye olan ilgide ise üçüncü il konumunda.
Kışın iyi de, yazın çekilmez olur diye tahmin ediyorum. Yaşayanlara sormak gerek.
TRABZON: Trabzon’da eğitim verileri orta düzeyde. Acilen anaokulu öğretmenine ihtiyacı var. Anaokulu öğretmeni açığının en yüksek olduğu ikinci il. Kent kilometre kare başına en uzun asfalt yola sahip. Buna rağmen trafiği kötü. Sinemaya ilgi sıralamasında Türkiye’nin dördüncü ili. Kent hayatındaki ve ekonomik verilerindeki gelişimle ön plana çıkıyor.
Trabzon’un, doğal güzelliklerine rağmen bunu henüz hatırı sayılır bir turizm gelirine dönüştüremediğini, en az iki Trabzon kadar daha insanın da İstanbul’a göç etmiş olduğunu, halen daha bölgede hatırı sayılır sanayii kuruluşu vs.de olmadığını gözönüne getirirsek, derginin listesinin ciddiyetini de sarsmış oluruz.
Yani, Trabzon teoride “Evet!” ama, pratikte “Eh işte!” denebilecek bir şehir sanki.
Memur ve emekli maaşıyla geçinen kesim için cazip olabilir.
EDİRNE: Can sıkıcı tek şey suç oranı. 2007’de cezaevine giren kişi sayısı 1414’tü. Bu sayı nüfusa oranlandığında Edirne’yi suç oranı en yüksek ikinci il yapıyor. Eğitim ve sağlık altyapısında ilk 5 kentten biri olması en büyük avantajı. Hava kalitesi kötü, orman alanı az. En çok vergi veren iller arasında 19’uncu sırada.
Sıkça gittiğim bir şehir. Ama sadece Selimiye Camii hatrına..
Osmanlı yâdigârı denilebilecek şirin bir yerdir.
ISPARTA: Kent özellikle eğitim ve sağlık altyapısının iyiliğiyle öne çıkıyor. Trafiği rahat, eğitim düzeyi Türkiye ortalamasının üstünde. Sinemaya ilgi iyi ama tiyatroya ilgi konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değil. Hava kalitesini iyileştirirse listede daha da yükseleceği kesin. En çok vergi veren iller sıralamasında 19’uncu sırayı paylaşıyor.
Burayı da Eğirdir Gölü’ne giderken gördüm. Barla’ya gittiğim zaman da uğradık. Şirin bir Anadolu şehri.
İZMİR: İzmir kişi başına mevduatta üçüncü sırada, ancak mevduat tutarı İstanbul’un yarısı kadar değil. Kişi başına kamu yatırımında da İstanbul’un yarısını ancak alıyor. Yine de ekonomik parametreleri iyi. En çok hane elektriğini İzmirliler tüketiyor. 10 yetişkinden biri üniversite mezunu, suç ciddi sorun.
Hiç ısınamadığım bir havası vardır İzmir’in. Niyedir ben de bilmiyorum.
ARTVİN: Kişi başına kamu harcamasında Türkiye’nin lideri. Devlet geçen yıl her Artvinliye 1710 lira yatırım yaptı. Ekonomik verileri Türkiye ortalamasının biraz üzerinde olan Artvin’de işsizlik oranı çok düşük. Kentin tek problemi pahalı olması gibi görünüyor.
Artvin’i görmeyi çok istiyorum fakat sürekli yaşamak ister miyim emin değilim. Hakim bir tanıdığımız iki yıl görev yapmıştı ve yeni evliydi. Karısı pek iyi şeyler anlatmıyordu. Ama doğası mükemmel görünüyor, İsviçre filan halt etmiş ve tabi ki Hemşin türkülerini çok seviyorum.
KIRKLARELİ: Türkiye’nin en iyi eğitim altyapısına sahip ikinci ili olan Kırklareli, aynı zamanda anaokulu öğretmeninin en yoğun olduğu yer. Okur-yazar oranında ikinci sıradaki kent, sanat etkinliklerine çok duyarlı. Türkiye’de tiyatroya ilginin en yoğun olduğu kent konumunda. Ulaşım imkanlarının kara yoluyla sınırlı olması dışında kentin önemli bir problemi yok.
Ben Kırklareli’ni görmedim, sanırım ilk onda yeralması çoğu kişiyi şaşırmıştır.
***
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum;
Eğer bu listede Kırklareli ve Isparta varken; Diyarbakır ve Tunceli yoksa, bunun nedeni, ne banka mevduatı kriteri ne de elektrik tüketimlerinin az oluşu.
Bence bu illerde, 34 kriteri negatife dönüştüren sadece güvenlik sorunu!
Bu hallolsaydı en azından bu iki şehir, bir Malatya, bir Gaziantep olabilirlerdi.
Hatta Tunceli; insanlarının mevcut eğitim-kültür seviyeleri ile Doğu’nun Paris’i bile olurdu.
Terör pekçok şehrimizi ne yazık ki yaşanabilirlikten çıkartıp, perişan hale getirdi.
“Şehrin günahı ne?” denilmez mi şimdi bu durumda?
bknz:
BİR CEZA YÖNTEMİ OLARAK FİZİKSEL ŞİDDET VE İSLAM
Bazen bir başlık bir yazı yazdırır size, bazen de bir yazı yazarsınız ve bir başlık oluşur. İşte benim bu yazıyı yazmamın nedeni bu başlığa bulaşmış olmamdı. Bu başlık beynime bulaştıktan sonra bu konuyla ilgili biraz araştırma yapıp öylece bir yazı yazayım dedim. Öncelikle hukuk kaynaklarına baktım. Özellikle ceza hukuku doktrinlerine baktım. Ve bunun yanında eğitim bilimleri kaynaklarına da bakmam gerekiyordu. Ancak kendi lisans eğitimim sırasında bu konuyla ilgili az çok bilgim olduğu için işin o ayağını birikimimle telafi ederim diye düşündüm. Okudukça ne kadar çok şey daha okunması gerektiğini düşünüp yazma azmimi kaybettim. Ve yine okudukça kafamda oluşan sorular ve paylaşmak istediğim tespitler beni yazmaya itti. İşte bu yazıyı lütfen bunları göz önünde bulunduracak şekilde okuyun. Soruların tetiklediği, iddiadan uzak, ama sorular sorarken de bazı iddialara dayanmak zorunda kalınmış bir tavrın ürünüdür bu yazı.
Kötü olan şiddetin kendisi midir yoksa dozunun, yerinin ve zamanının doğru ayarlanamaması mıdır şiddetle ilgili kınanan? Şiddet kimler için mutlak kötüdür? Ya da şiddet ne zamandan beri mutlak kötüdür? Şiddeti uygulayan devlet olursa şiddet daha mı meşru olur? Şiddet bir ceza olarak hangi ölçüler dahilinde uygulanabilir? Şiddet bir terbiye/ıslah aracı olabilir mi? Bir ceza ölçüsü olabilecek şiddetin dozuyla bir terbiye ölçüsü olabilecek şiddetin doz sınırları aynı mıdır?
Temel olarak bu soruları sorarak başladım düşünmeye. Ve biraz ceza hukuk tarihi okudum. Lütfen bu konuda bilgi sahibi olanlar cehaletimi bağışlayıp hatalarımı düzeltsinler.
Öğrendiğim kadarıyla suç ve ceza tarihi kronolojisine göre insanların klanlar halinde yaşadıkları dönemlerde kişiler birbirlerine karşı işledikleri şuçlara karşılık bir öç alma unsuru olarak kullanıyorlarmış şiddeti. Hatta öyle ki şuç işleyen ve cezalandırılan bizzat muhataplar değil, klanlarmış. Yani X kanlından biri Y klanından birini öldürdüğünde Y klanından biri X klanından herhangi birini öldürebilir ya da başka türlü bir şiddet uygulanabilirmiş. Yani bu durumda suçu işleyen kişinin kendisi değil, kişi nezdinde klanıdır. Ve aynı şekilde cezandırılacak kişi değil klandı. Ve bu dönemlerde suç ceza ilişkisinde “kısas” ölçüsü söz konusuydu daha çok.
İnsanların klanlar halinde yaşadığı dönemlerde toplumun asayişini ortadan kadıran fiiller cezalandırılıyordu. Ancak zamanla devlet tarafından egemenliklerine son verilen klanlarla birlikte yeni bir hukuk sistemi ortaya çıktı. Artık cezaları kişiler adına devlet veriyordu. Ve noktadan itibaren devlet sadece toplumun asayişini ortadan kaldıran fiilleri cezalandırmakla kalmıyor ayrıca, ahlaka ve bilhassa dine karşı fiilleride suç olarak kabul edip cezalandırıyordu. Modern ceza hukukuyla eski ceza hukuku arasındaki en belirgin fark bu olsa gerek. Ve İslam hukukununda bugün en çok eleştiri alan yaklaşımı budur zannımca. Bu anlayışa göre hükümdar Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak toplumdaki asayişi sağlamak ve tanrının yasakladığı günahların işlenmesini engellemekle sorumluydu. Ve kişilerde toplumu ilgilendiren ya da bireysel günahlarının cezalandırılmasıyla günahlarının bedellerini ödeyip temizlendiklerini düşünüyorlardı. Bugün için birkaç aylık hapis cezası olan pekçok suçun ölüm veya çok şiddete dayalı cezaları vardı.
18.yy sonlarına doğru dönemde Montesquieu, Bentham, Voltaire gibi düşünürler eski ceza hukukunu çok şiddetli bir ekilde eleştirerek ceza kanunlarında ciddi bir kırılma sayılabilecek değişikliklere neden olmuşlardır. Ve bu dönemle birlikte bir ceza ya da itiraf etirme yöntemi olarak fiziksel şiddete karşı çıkılmış ve ideal cezanın hapis cezası olduğu görüşü öne atılıp hapishanelerin nasıl yapılması gerektiğine dair uzunca açıklamalar yapılmıştır. Ve ayrıca suçların ve cezaların belli kanunlara tabi olması gerektiği fikri ortaya çıkmıştır. Yani yazılı bir kanuna göre suç olmayan bir fiile ancak yazılı bir kanın sınırları içindeki bir ceza verilebilir ilkesi ortaya çıkmıştır.
18. yy da farklı ceza hukuk ekolleri oluşmuştur. Bu ekollerden bazılarını kısaca anlatmak istiyorum.
Klasik Ekol: suç işlemeyi önleyecek en iyi çare cezanın şiddeti olmayıp ondan kaçınılmayacağı kanaatinin yerleşmesidir. Bütün suçların nedenini inceleyecek olursak, bunların hafifliğinden değil, suçların cezasız kalmış olduğundan görüşü hakimdir.
Ve yine bu ekol içinde olan Kant’a göre suçun cezalandırlmasının toplumsal yarar ve ahlak gereğidir. Bu durumla ilgili şöyle bir örnek verir Kant: bir ada üzerinde yaşayan bir toplumda idama mahkum edilmiş bir kişinin infazı, bu ada halkının tümünün hemen yok olacağı ya da adayı hemen terk etmeleri gerekse bile gerçekleştirilmelidir. Çünkü adaletin gereği olarak işlenen şuç cezalandırılmalıdır.
Pozitivist Ekol: bu ekole göre kişiyi suça teşvik eden iç ve dış kişiden bağımsız etkenler vardır. Suç işlemek kaçınılmazdır, kişinin iradesi dışındadır.Toplumun suça karşı kendini koruma hakkı vardır. Ve toplum suç işlemeyi tetikleyen bu iç ve dış etkenlere karşı esas olarak önleyici tedbirler almalıdır. Bu ekol akıl hastalarını suçlu sayar.
İtalyan 3. Ekol: Bu ekol temel olarak pozitivist ekole benzemekle birlikte akıl hastalarını suçlu olarak kabul etmez.
Çağdaş toplumsal savunma ekolu: Klasik ekolun kabul ettiği cezaların manevi sorumuluğunu reddedip pozisivistler gibi toplumun şuça karşı korunması ilkesini benimser. Ancak pozitivistlerin görüşlerine ek olarak toplumsal çıkarlar uğruna feda edilen suçluların toplumda yer almalarının sağlanması gerektiğini savunur.
Yukarıda özetle batı ceza hukuk tarihini özetle anlamaya/anlatmaya çalıştım.
Esas olarak buradan geçiş yapmak istediğim kısım İslam hukukudur. Çünkü kafamı karıştıran ve dünyada da İslam hukukuna dair ciddi eleştirilerin anlaşılabilmesi için suç-ceza ilişkilerinin ontolojisini bilmenin faydalı olacağını düşündüm. Bu bağlamda okuduğum dökümanlarda İslam ceza hukukuyla ilgili edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum.
İslam Ceza Hukuku: İslam hukukunun kaynakları Kuran, sünnet, icma ve kıyastır. Ve İslam Ceza hukukuna göre suçlar 3 ayrılır:
1. Allahın haklarına karşı işlemiş suçlar
2. Kulun yani bireyin çıkarlarına karşı işlenmiş suçlar
3. Taziren cezalandırılan fiiller
Allahın haklarına karşı işlenmiş suçlar:
Kamu haklarına karşı işlenmiş ve cezaları çoğunlukla Kuranda bildirilmiş suçlardır. (hırsızlık, zina, sarhoş olmak, yol kesmek, zina iftirasında bulunmak, İslam dinini terk etmek) bu suçlar yargıç önünde kesinleştikten sonra affı ya da cezanın miktarında değişiklik olmaz. Ancak suçlu suçunu inkar ederse ya da karşı delil getirirse Allah’ın merhametli olmasından dolayı yargıcın cezaya hükmetmemesi tavsiye olunur. Ve bu suçu işleyenler şuçu topluma karşı işledikleri düşünüldüğü için ilgili kişinin yargılanması için herhangi birinin şikayetçi olması gerekmez.
(Not: En çok dikkatimi çeken suç ve cezası:
İslam dininden dönen kişilere Müslüman olması önerilir, eğer dine döneceğiyle ilgili umut varsa beklenir, eğer yine de kişi dine dönmezse erkekse öldürülür, kadınsa hapsedilir her üç günde bir dövülür.)
Kulun yani bireyin çıkarlarına karşı işlenmiş suçlar:
Doğrudan bireyle ilgili kulun haklarına karşı işlenmiş suçlardır. Bu suçlarda kişisel haklara üstünlük tanındığından af ve sulh geçerlidir. Bu suçlar adam öldürme ve yaralama olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bu suçların cezası kısas ya da diyettir.
Taziren cezalandırılan fiiller:
Allahın haklarına karşı işlenen suçlar ve kulun haklarına karşı işlenen suçlar dışında kalan, kaynaklarda kendisiyle ilgili bir ceza bulunmayan suçlardır. Bir kadına söz atmak, sövmek, kalpazanlık, halka rahatsızlık vermek gibi suçlar bu gruba girer. Bu suçların cezası dayak, hapis, sürgün ve bazen ölümdür.
Osmanlı hukukuyla ilgili detaylara girmemekle birlikte, yukarıda anlattığım İslam hukukundan farklı olarak Fatih kararnamesiyle İslam hukukunda yapılan değişikliklere değinmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Fatih döneminde İslam hukukunda zina suçunun cezası recm veya dayak iken para cezasına, hırsızlık suçunun cezası el kesmek iken para cezasına, yine aynı şekilde içki içmenin cezası dayak iken bu suçun cezası da para cezasına çevrilmiştir. (Dikkat ediniz!! esasen bu suçlar Allahın haklarına karşı işlenmiş, cezası değiştirilemeyecek, affedilemeyecek suçlardır)
Şimdilik bu kadar uzunca bir giriş yaptıktan sonra gelelim fasulyenin faydalarına:)
Öncelikle bir ceza/ıslah yöntemi olarak fiziksel şiddet gerek doğu gerek batı pek çok toplulukta var olan bir yöntemdir. Ancak karşılaştırmalı olarak baktığımızda (ancak benim baktığım kaynakta ortaçağ Avrupa hukukuyla ilgili detaylı bilgi yoktu maalesef. Keşke onu da eleyip karşılaştırmamızı ona göre yapsaydık.)
Avrupada reform ve rönesansın etkisiyle pek çok şeyde meydana gelen ciddi kırımlar suç-ceza- cezanın niteliği hususunda da gerçekleşmiştir. Aydınlanmaya kadar yaygın olarak görülen günah-suç, ceza-günahın kefareti(arınma) ikilemelerinin yerini suç ve ceza almıştır. Kişinin kendisi iç dünyasında yaşadıkları ve tanrıyla olan ilişkilerini suç kavramı dışına çıkarımış, kişinin topluma karşı işlediği suçlar ceza verilmeye değer suçlar kategorisinde algılanmıştır. Ancak İslam hukunda yargıç/ hükümdar topluma karşı işlenen suçların yanında kişinin bizzat kendisini ilgilendiren günahlarıda cezalandırmakla da görevlidir. Bu durum ortaçağ Avrupasında da geçerliydi. Ancak Avrupada reform ve rönesansla birlikte gerçekleşen büyük kırılmayla birlikte kişiler arası, kişi toplum arası ve kişinin kendi dünyasında olmak farklı alanların olduğu kabulu gelişmiştir.
Türkiyede kopan “laiklik elden gidiyor, şeriat gelecek” vaveylalarının bu perspektiften bakıldığında anlamı nedir?
Ben şahsen bu açıdan bakıldığında bu tehlikenin sanal mı gerçek mi olduğu tartışmasına girmeksizin kişilerin iç dünyasına ve kişilerin kendi rızalarıyla yaşadıkları ve şikayete söz konusu olmayan fiilleri tanrı adına devletin yargılamasına, cezalandırmasına şüpheyle yaklaşıyorum. Ve müslüman olarak günah işleme özgürlüğümün sınırlarının kimlerin hangi yetkilerle denetleyebileceklerini öğrenmeyi önemsiyorum.
Yazı çok uzadı umarım gereksiz detaylara girip sizleri sıkmamışımdır. Bu yazının bir devamı olarak “Bir terbiye/eğitim yöntemi olarak fiziksel şiddet ve İslam” başlıklı bir diğer yazıyıda hazırlamayı düşünüyorum.
Mekanında bu yazıyı yayınlayan Y.Ö hanıma teşekkürlerimi bildiriyorum. Eminimki pek çok yanlışlarım olmuştur bu yazıda. Yanlışlıklarımı düzeltmenizi önemle rica ediyorum.

[...]abc [...] arasındaki bölümler, Kadere Karşı Koy A.Ş. kitabından aldığım notlarımdır, dolayısıyle diyaloglarda geçen argolar bana değil, çok sevdiğim Alev Alatlı’ya aittir, illâ eleştirilecekse üzerime de alabilirim, herhangi bir mahzuru yok:)
Ekonomi profesörü, modacı, yüksek mimar, mikrocerrahi uzmanı ve borsacı üçüncü dalga hanımlarından oluşan arkadaş grubunun muhabbet ettiği bir ev ortamı hayal edin..
Mekan lüks bir mutfak ve birinci dalgayı temsilen Tosyalı Hanife Abla dedikleri gündelikçi hanım da var yanlarında.
Ev işleri hariç herkes birbirinin işlerine koşuyor. Modacı olanın parasını borsacı olan yönetiyor. Yüksek mimar olanı mutfak tasarımcısı ve anıt denilebilecek kadar ayrıcalıklı, pahalı mutfaklarından birini arkadaşına da yapıyor vs. vs.
Birgün Şehvar’ın pahalı mutfağında Hanife abla bunlara mantı açarken geçen diyaloglardan sonra olaylar gelişiyor..
Figen(mimar) herşeyiyle tek tek ilgilendiği mutfağın o çok pahalı masasında mantı açtıran arkadaşı Şehvar’a çıkışıyor.
[...]“Kör olma emi! ‘Teak’ masanın üzerinde mantı açıldığı nerede görülmüş!”
Şehvar omuzunu silkerek,
“Sefam olsun! Yaşadığım kadar daha mı yaşayacağım!
“İyi de yavrucum dünyanın parasını verdik!”
“Aman efendim buna gelene kadar biz neler neler verdik!”
“Bir daha sana iş yaparsam, iki olsun!”
“AAA! Üstüme varma Figoş!”
“Ne halin varsa gör!”[...]
Hazır mutfak ithalatçısı Figen yaklaşık 100.00 DM değerindeki mutfaklar yapmaktadır, örneğin Cem Boyner’in mutfağı Wellmann GMBH’nin Tielsa serisinden olup, beyaz lakedir.
Dekorasyon dergileri Figen’in mutfaklarına sayfalarında yer vermek için yarışmaktadırlar.
[...]Fiyatları benim ölçülerime göre inanılmazdırlar. Ama siz bana bakmamalısınız. Hanife Abla’ya da bakmamalısınız, çünkü o da Poggenpohl kadınlarının yemek pişirmeyeceklerini iddia eder, onca masrafın kendisi gibi “köylü karılar içinde dolma sarsın” diye olmasına hayıflanır.
“Sen ne diyorsun, anam, Ulus’ta benim müşterim var. Mutfakta bir ahçı kadın, bir de hizmetçi var. Karı haftada bir de beni alıyor, camları sildirmek için!”
Figen, Hanife Abla’nın kayıtsızlığı yüzünden ürünlerinin büyüsünden eksiltecekmiş gibisinden endişelenir,
“Sus, Hanifa’nım, sus, maşallah de! Kadınlar benim mutfakların reklamını yapıyorlar!”
“Eh, ucunda sana bir şey varsa, o zaman bir şey demem”
İçten olduğu kuşkusuzdur. İyi olalım diye gözümüzün içine bakar.
Dediğim gibi, işte o gün, bu Hanife Abla elindeki oklavayı masanın üzerine bıraktı. Bir yandan eteğini tutan çengelli iğneyi kapatmaya çalışırken -bayram seyranı bahane edip üzerine aldığımız onca giysiden birisini bir gün olsun üstünde görelim değil mi? Hayır, ille de yer bezi olmaya çeyrek kalanını giyecek!- bir yandan da aynen böyle dedi.
“Dünyanın g.tüne parmak atmış karılarsınız, maşallah! Boşveriiiin, işiniz gücünüz mü yok!”
Gözünü masadan ayırmadığından olsa gerek, Hanife Abla’nın ne demek istediğini ilk kavrayan Figen’di. Su şırıltısı gibi bir kahkaha attı,
“Di mi, ama Hanife Abla! Söyle, bari sen söyle!”
“Öyle ya anam! Siz benim gibi misiniz? Bak, işte, bayramdan bu yana benim herif benimle konuşmuyor, yemek de yimiyor. Niydim? Yimesin, konuşmasın.”
Kendinden bihayli genç biriyle, ikinci kocası, evli olduğunu , adamın işsiz olup habire hır çıkardığını bilirdik. Sırılsıklam aşık olduğunu da bilirdik. Bu bakımdan, umursamaz tavrını ben şahsen inandırıcı bulmadım.
“Ne oldu, yine?
“Aman, de bırak gitsin! İrfan’ın düğününde geline bilezik taktım diye gücenmiş. Neden ona sormamışık! Maksat o değil, gelini istemiyor, biliyon mu? Şimdi artık odasından çıkmıyor.”
[......3-4 sayfa sonradan devam]
Şimdi, tabii, başta g.t sözcüğü, sonra da bizim dünyanın bu organına parmak atmış karılar olduğumuz keyfiyeti yenilir yutulur gibi değildi. Asude’nin “Allallaaah!” dediğini duydum. Yüzüne baktığımda ise öte tarafa çevirdi, sıkılmıştı. Aslında şu yada bu ölçüde hepimiz sıkılmıştık.
Hanife Abla, asla hakaret değil, tam tersine kendince iltifat ediyor, bizi onurlandırıyordu ama kendimizi onun gözüyle görmek bizim için hiç de hoş olmadı. Kötü bir kaşarlanmışlık duygusu yarattıki, biz, en azından hayatımızın o döneminde, ablanın ileri sürdüğü becerimizle övünmek noktasında değildik. Hatta diyebilirim ki, bırakın başarılarımızla övünmeyi, içten içe kendimizi kader kurbanları gibi görüyorduk.
Bizi başarılı olmaya iten makus talihimizdi. “Başarı” erkeksi bir nitelikti ve biz kadın olmayı sürdürebilmek için var gücümüzle direndiğimizi düşünüyorduk.[...]
Bu arada mikrocerrah olan arkadaşları Sema aynı zamanda estetik ameliyatlara da girmektedir ve zengin bir hanım olan Süheyla Hanım’ın ameliyatını yapmaktadır. Sabah yedi gibi ameliyata girmiş halen daha çıkamamıştır.
[...] Bu saate kadar çoktan bitirmiş gelmiş olması gerekirken ses çıkmamış olması, komplikasyon ihtimalini düşündürüyor, bunun Süheylacığın dördüncü mü beşinci mi, ameliyatı olması da kaygımızı arttırıyordu. Meğer, biz yandan kadının sağlığı için meraklanır öte yandan kötü talihine yazıklanırken, Hanife Abla da, onun, ‘kıçının kılı ağarmış kocası bırakıp gitmesin’ diye bıçak altına yatmasına içerler, dünyaya parmak atmış bizlerin bu ahmaklığa müdahale etmemiş, durdurmamış olmamıza kızarmış!Hanife Abla Süheyla Hanım’ı sever.
“Varsın yol yakınken, defolsun gitsin!” diye söylendi.
“Gitsin daha iyi. Herifin kıçının kılı ağarmış. Üç gün sonra yatağa düştüğünde altından b.kunu temizlemek, daha mı iyi? Parası var pulu var, çoluğu çocuğu var! Gezsin dolaşsın, keyfine baksın! Ne varmış öyle etini g.tünü kestirecek! Hemi de o metres tuttuğu kadın daha gençtir, daha iyi bakar Sadık Bey’e! Öyle değil mi, ama?”
“Hanife Abla ne dedin sen?”
Hanife Abla, tekrarladı. Ve hani desem ki, sözleri başımıza düştü, abartmış olmam. Enikonu bir sessizlik, neden sonra başını kağıtlardan kaldırıp, “Mantığın sesi!” diyen Güler Hoca(prof.), hoca’nımın onayından sonra cesaret alıp bizi bir güzel haşlayan Hanife Abla!
Fakat yine de, o gün Hanife Abla bize ağır geldi. Katı ve acımasız. Öyle snaıyorum ki, onun dile getiremediklerini biz içimizden tamamladık ve ortaya Süheyla’nın yaşlanan kocasını fırsat varken defedip, ameliyatlara harcadığı paralarla kendisine süt gibi genç bir adam bulmasının çok daha doğru olacağı şeklinde bir argüman çıktı.
[..3-4. sayfa sonradan devam]
“Sadık, Süheyla’ya çok pis yamuk yaptı!”
Tamam, bin yıllık kocanın sekreteriyle aşnafişnası belki pek bir sıradan yamuktur ama yamuk, yamuktur. Etkisi hemcinsimizden, hemcinsimize değişebilir ama Süheyla gibi iffetperest bir arkadaşımız, tahminlerin ötesinde sarsılabilir.
“Delirdi, nitekim. Baksanıza, ameliyat masasından kalkmıyor karı. Ölüp kalacak.”(Bu ‘nitekim’ kelimesi de bize Evren Paşa’nın hediyesi! Dilimize pelesenk ettik, netekim!”)[...]
***
Buraya kadar sabredip okuyanlarla devam edelim şimdi.
Hanife Ablalarının tabiri ile dünyanın biip’ine parmak atmış bu kadınlar modern çağ diye adlandırdığımız günümüz kadınlarının tipik örnekleri olarak sunuluyor kitapta.
Ve bu güçlü kadınların, ‘kadını’ olarak çalışan, bir de Hanife Ablaları var tabii.
‘Kadını’ diyorum zirâ, bilenler bilir, gündelik hayatta evlerine temizliğe gelen hanımlardan sözederken böyle bahsederler genellikle..
“Şekerim, senin ‘kadın’ nasıl? Memnun musun?”
“Valla, temizliği iyi ama ütüsünden memnun değilim!”
“Ay ütü çok önemli, yeni bi ‘kadın’ alsana sen!”
İleriki yıllarda bu diyalogtaki ‘kadın’ kelimesinin yerine, ‘robot’ gelmesi de ihtimaldir, heyecanla beklemekteyiz esasen..
Evet, dışarıda parka indiğimde adım başı karşıma çıkan ve kendilerine hiç benzemeyen küçük çocukları gezdiren çekik gözlü Türkmenistan’lı bakıcılar, apartman aralığında çöp atarken rastladığım gündelikçi ‘kadınlar’ yada dışarı pek çıkmayan aşçı olanların işverenleri de, kendileri gibi kadınlar artık.
Çoğu kariyer sahibi, beyaz yakalı.
Manikürlü ellerine hamur filan bulaştırmayan ama zehir gibi de akıllı hatunlar bunlar!
İşyerlerinde astları olan erkeklere kök söktürüp, kadın cinsine bin türlü küfürü bastıracak kadar da dişliler. Akşam iş çıkışı trafikte sıkıştırmaya filan kalkmanız da pek hayrınıza olmayabilir.
Dünya nereye gidiyor diye çeşitli teoriler üreten fütüristlerin, kadını toplumda tam olarak nereye konumlandırdıklarını bilmiyorum ama, takip ettiğim Üçüncü Dalga Geliyor blogu vesilesiyle haberdar olduğum Tofflerr’in Üçüncü Dalga teorisi eğer tam anlamıyla birgün dünyaya hakim olursa, kadınları artık ne annelik içgüdüsü, ne romantizm, ne de dinler ve erkekler tutabilecek gibi görünmüyor.
Şimdiden ok yaydan fırladı dememiz de mümkün zaten.
O yada bu şekilde, Birinci ve İkinci Dalga’nın Kadınları olarak kalmayı tercih eden yada zorunda kalanlar ise, büyük ihtimalle Üçüncü Dalga’nın Kadınlarının kendilerine devrettikleri işleri yapmaya razı olacaklar.
Baksanıza Hanife Abla’ya, imkân verilse, koca kahrı filan çekeceği yok!
Kimse umru değil!
Parası, kariyeri ve her türlü gücü olsa, ‘birey’ olup, dünyayı gezecek, hayatını yaşayacak!
Rating denilen izlenme oranları ve buna bağlı olan reklam pastasından pay alma yarışında arkada kalmamak için, dizi filme döndürdükleri dehşetengiz cinayet haberleri de yetmiyor artık.
Kanallar arası sürüp gitmekte olan mâlum savaşların arka planında neler döndüğünü ise sadece bize sızdığı kadarıyla biliyoruz.
[Öyle ki; bazılarının, evlerinde rating ölçme cihazı bulunan kimi aileleri, kendi programlarını izlemeleri karşılığında maaşa bağladıkları bile iddialar arasında..]
Hadi normal kanallar, diziydi, yarışmaydı, izdivaçtı derken malı götürüyor diyelim.
Peki,’haber kanalı’ kategorisinde bulunan, hem dünyada hem ülkemizde neler olup bittiğini saat başı duyuran kanalların, bir yandan normal kanallarla, diğer yandan internet haberciliği ile rekabete girip; bidon kafalı(!), göbeğini kaşıyan(!) bizler tarafından tercih edilmeleri nasıl sağlanacak?
Yada bu kanallar ekran cazibesini neyle ve nasıl sürekli kılacaklar?
Bu soruların cevabı tabi ki çok basit:
KADIN, KADIN, KADIN..
N’apsınlar!
“Halk böyle istiyor azizim”..
***
Prompterdan akan yazıları, düzgün ve doğru bir türkçe ile diksiyon kurallarına uygun tonlamalarla okuyabiliyor olması, iyi bir spiker olmak için yeterli değil artık.
Halk, Münevver Karabulut cinayetinin en kanlı sahnelerinin detaylarını, kırmızı rujlu dolgun dudaklardan, her ne kadar görmese de düzgün bacaklı dolgun kalçalı kızlardan dinlemek istiyor(!)
İşte bu yüzden benim spikerim seninkinden daha seksi, pardon daha güzel yarışması başladı son günlerde..
Türkiye eski güzelleri ile başlayan furya, manken taifesi ile devam etti.
Bunlar yetmedi, şimdiye kadar sadece yüzlerini izlemeye alışık olduğumuz, eski muhabir yeni spiker kızlar, bacak ve dekolte pozları vererek, biz de güzeliz, lütfen bizi de izleyin mesajları vermeye başladılar.
Bu rekabetin en son hali;
“NTV’nin spikerleri mi daha güzel, CNN TÜRK’ünkiler mi?” ye dönüştü.
Diğer kanallarınkiler henüz dahil olmadılar bu poz verme işlerine ama o da yakındır!
Poz verenlerden Şirin Payzın;
Artık kalıp gibi haber okuyan, ifadesiz, seyirciden kopuk, duygusuz spiker ya da anchor dönemi geride kaldı, dünyada da bu böyle. CNN International’a bakın; haber okuyanlar kendi kıyafetleriyle ekrana çıkıyorlar, şakalaşıyorlar. Hata yapıp özür diliyorlar. Yerel aksanlarıyla konuşabiliyorlar. Duygulanıp, ağlayabiliyorlar. Bu bana çok yakın bir tarz. Ben spiker değil, haberciyim. İnsanların evine konuk oluyorum. Kovaladığım haberi aktarıyorum, onlarla paylaşıyorum. Onlardan biriyim, öyle davranıyorum…”
diyor..
İyi de, ben şimdi yıllardır BBC’ye mahkum olan İngiliz halkına da acımaya başladım.
[Daha dün akşam, gudubet suratlı, yaşını başını almış bir kadın spiker haberleri okuyordu. Yok Fiona Bruce filan da değildi, o bacaklarını gösteriyormuş en azından ben rastlamadım kendisine..]
O yüzden BBC yönetimine sesleniyorum:
“Şu yaşlı ve kırışmış teyzeleri lütfen gözümüzün önünden çekin artık!” [Please spare us of/from having to watch those geriatric and wrinkled aunties]
Elinizde güzel ve çıtır kızlarınız yoksa da söyleyin, biz buradan gönderelim..
bknz:
CNN TÜRK’ün kızlarının mankenleri aratmayan pozları
Türkiye’nin türbanlı ilk spikerlerindendi, başını açmayı tercih etti